Komşuda pişer bize de düşer

Eskiden evde pişenden yan komşuya tattırmak, sonra da tabağınıza koyulmuş yepyeni bir lezzetle bir gün komşunuzu kapıda buluvermek o kadar da ender bir şey değildi. Tabağınız elimde kapınızı çalıyorum... Bakalım bu size ne kadar tanıdık gelecek, komşuda pişenden size ne düşecek?!...

Çarşamba, Haziran 21, 2006

Alışkanlıklar ve itiraflar

Bloglar, ikinci keredir Yunan gazete ve dergilerine konu oluyor son günlerde. Blogların büyük bir hızla yaygınlaştığından, eskiden defterlerde tutulan günlüklerin şimdi dijital ortama taşınarak, bir bakıma her isteyenin her istediği konuda fikrini yazabileceği, dileyen herkesin de istediğini seçip okuyabileceği yepyeni bir sosyal ortam oluşturduğundan söz ediyor. Anlaşılan dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi Yunanistan'da da "moda" olmuş blog sahibi olmak ve ister ismini saklı tutarak isterse de belirterek fikirlerini yayınlamak. En çok okunan blogların sahiplerine "neden bir blog açma gereği duydun?" diye sorulduğunda; kimisi "Yapacak başka birşeyi olmadığından" derken, bir diğeri "Hep başkalarını okuyordum, ben de bir tane açayım dedim" diye yanıtlamış. Bir başkası "Alışılmış iletişim araçlarının bize sunduklarının izleyicisi olmaktan sıkılmıştım. Olaylar hakkındaki fikirlerin yaratıcısı kendim olmak istedim" demiş. Bir blog sahibi "Amaç farklı fikir sahiplerine kendini ifade edecek ortam sağlamak" diye düşünürken, bir diğeri "içinde bir mesajla denize atılmış bir şişe gibi birşey" benzetmesi yapmış blog için, "denize atarsın, belki biri bulur, okur ve cevap verir sana".

Okuduklarım içinde en çok ilgimi çeken de şu oldu: daha şimdiden 4 tane kitap basılmış bloglardaki günlüklerden. Bloglar aleminde olduğum şu kısacık sürede benim tanıdıklarım arasında, herhalde yakında kardeşim Bahar da, glutensiz tariflerini kitap haline getirecek. Kim bilir belki birgün aramızdan başka birilerinin daha kitap çıkaracağını duyarız. İtiraf edin ki vardır en azından aklınızın bir köşesinden bu fikrin geçtiği anlar :) Zaman zaman öyle güzel tarifler ve fotoğraflar bir araya gelmişken aslında bunların bir de "elle tutulur" bir ortamda, kalıcı olmasını dilediğimiz anlar...

İsteyenen istediğini yazıp yayınladığı bir ortam da, düşünceyi özgürce ifade edebilmeye diyeceğim yok. Öte yandan, bu özgürlük çerçevesinde (aslında bir çerçeveye bile sığdırmak zor ya..) yazdıklarımızın kimler tarafından okunduğunu denetlememiz de pek fazla mümkün olamıyor tabi ki. Dijital ortamın imkanları nereye kadar bize bilgi verebilir bilemiyorum. Ama bazen hayatıma ait özel bir şeyden söz edecekken, bunu benim hiçbir zaman yüzünü bile göremeyeceğim bir "yabancı" tarafından okunmasının beni çok da rahat hissettirmeyeceğine karar verip yazdığım cümleden vazgeçtiğim de oluyor. Tek endişem, yeni nesil insanların "yüzyüze" iletişimin nasıl birşey olduğunu ancak büyüklerin hayat hikayelerinden bir masal gibi dinledikleri bir ortama dönüşmesi bu gidişin. İnsanların birbirlerinin yüzlerine bakmak yerine, evlerinde bilgisayarın ekranına bakarak, şahsa özel bir el yazısı yerine tek tip karakterlerle yazılan fikirleri okumaları. Utanılacak durumlarda bile, yüzünün kızardığının fark edilmeyeceğini bilmek, tabi ki insanları başka bir yolla söylemeye cesaret edemeyecekleri şeyleri bile rahatlıkla ifade edebilme imkanını sunduğu sürece, müdavimlerinin çoğalarak artacağı apaçık görünmekte.

Tabi, herşeyde olduğu gibi, olumlu ve olumsuz yanları beraberinde getiriyor. İtiraf etmeliyiz ki, bloglar olmasa, hayatımız da daha bir başka olurdu. Belki kimimiz daha çok okuyacaktı, kimimiz daha çok vaktini TV karşısında geçirecekti, kimi daha çok gezecekti. İster istemez bir bağımlılık yarattığı, hayatımıza bir renk ve heyecan kattığı da ortada :) Bugün bloglarda okuduklarımız, hangimizin sonraki gün ne pişireceğini ya da sonraki hafta pazardan neler alacağını etkilemiyor ki? Benim etkiliyor mesela :) İtiraf ediyorum... Ama memnunum bu etkiden, çünkü yepyeni şeyler de öğreniyorum. Hem de öyle deneyimler ki elimdeki kitaplardan ya da burada edinebildiğim dergilerden edinemeyeceğim deneyimler. Özellikle yurt dışında yaşayanlar bunu daha yakından hissederler. Hem oralı hem buralı olursunuz, bazen de ne oralı ne de buralı... Öte yandan "orayı", oralının gözünden daha farklı bir gözle görme şansınız da vardır. Bir Alman mesela, bildiği bir malzemeyi bildiği büyük ihtimalle hep bildiği/ailesinden gördüğü şekilde pişirecektir. Oysa siz, o malzemeyi ilk defa görmüş olsanız bile, ondan daha yaratıcı olabilirsiniz :) Ya eskiden beri bildiğiniz tarifleri, birgün o yeni "şeyi" kullanarak yaparsınız ya da onu alıp bildiklerinizin bir sentezinden yepyeni bir şey çıkartırsınız ortaya. Rus arkadaşımın bamyalara yaptığı gibi :) En azından benim kadar yıldır Yunanistan'da oturan Rus uyruklu arkadaşım birgün bana bamyayı nasıl yaptığımı sormuştu. Rusyada tabi ki bamya yememişti, eşi de Yunanlı olmadığından, Yunanlıların nasıl yaptıklarını görmek de nasip olmamış demek ki... Ben "diğer zeytinyağlılar gibi, bol soğan, domates, bir de limon suyu koyacaksın" diye anlatırken, araya girip "öyle mi, bilmiyordum, ben de yalnız haşlıyordum onları" demez mi!? Bamyanın haşlanmışı nasıl olur düşünmek istemiyorum ama kızcağız ne yapsın, Rusyada bulabildiği sebzeler ya haşlanıyor ya da çorba oluyor.

Bunu inkar edemeyiz ki, bloglar sayesinde, en azından aynı konuya ilgi duyan insanlar birbirinden çok şey öğrenebiliyor. Oturduğumuz yerden, İtalya'da pizzayi nasıl yaptıklarını, Amerikan cheesecake'lerinin nasıl olduğunu, Fas'ta kuskusun, Israil'de falafelin nasıl yapıldığını öğrenebiliyoruz. Özellikle, orada yaşayıp da dilimizi konuşan birisinden öğrenme şansımız varsa... Hem oralı hem buralı olmaktan kastettiğim buydu. Çünkü bir başka gözle kıyaslıyor insan, başka bir kültürde yaşarken, bir başka gözle değerlendirebiliyor. En azından yeni birşey öğrenemese bile, büyük bir ders alıyor: herkesin herşeyi sizin gördüğünüz/bildiğiniz/yaptığınız şekilde yapmadığını anlıyorsunuz. Belki bu "farklılıkları" görmüşlük başka kültürlerde yaşayanların "ufkunu açıyor", tabiri yerindeyse. Çünkü köyünden dışarı çıkmamış insan, diğer köylerde yaşayanların da aynı şeyleri pişirip yediklerini, aynı işleri aynı şekilde yaptıklarını sanacaktır. Halbuki başka köylere gitme imkanı olan başka köylülerin aynı sütten belki bambaşka bir peynir yaptığını görerek hayrete düşecektir, değil mi?

Girit'in nüfusu 500 bini geçmez. Ama, itiraf etmeliyim ki - 2. itiraf mı? :) - İzmir'dekinden daha kozmopolit bir yapısı var. Bunda, Yunanlıyla evli yabancıların hiç de az olmaması bir yana, belli bir yaştan sonra çoluk çocuk ve iş derdi olmayıp da buraya gelip yerleşmiş yabancıların da katkısı büyük. Ben de, Girit'e geleli beri, her çeşit yaştan ve kültürden dostlar edindim. Zaman zaman birlikte yemek yaptığımız da oldu. Avusturyalı bir arkadaşımın domates sosu yapabilmek için, domatesi "rendelediğimde kabukların elimde kalmasına" hayran kalmış, tek bildiği yöntemin domatesleri sıcak suya atarak, kabuklarını soyduktan sonra doğramak olduğunu söylemişti! Ben de evlerinde muhakkak bulunan "rendeyi" bu iş için kullanmayı düşünmemiş olmasına şaşıp kalmıştım. Alman bir arkadaşımın evinde, "çatalla" kızartma yapmaya çalışırken, en sonunda dayanamayıp bir "maşa" istemiştim. Tabi ki evdeki tek maşa, altın kaplı çatal bıçak takımının servis maşasıydı. Onun şaşkın bakışları arasında kızartmaları dağılmadan çevirebilmiştim :)

Hala okumaya devam ediyorsanız :) bu da en son hikayem: Giritte benden çok daha fazla yıldır yaşayan, o da Yunanlıyla evli bir Amerikalı arkadaşımın kızı birgün bize yemeğe gelmişti. O geldiğinde ben hala mutfaktaydım. Laf nasıl döndü dolaştıysa, ya önceki gün ne pişirdiğimden söz ettim ya da sonraki güne ne pişirmeyi planladığımdan. Kızcağız hayrete düşmüş bir şekilde sormuştu: "siz hergün mü yemek yapıyorsunuz?" Siz nasıl yanıtlardınız bu soruyu? :) Biz tabi ki hergün yemek pişiriyoruz ama belli ki onlar pişirmiyorlar (ve ne yazık ki bu kızcağız da kendini öyle bir iş için hiç de sorumlu hissetmeyecek gelecekte. Çünkü anne örneği de öyle değil-miş, ben de öğrenmiş oldum :)

İtiraf ediyorum - 3 oldu! :) - biz, hergün yemek yapıyoruz tabi ki... Ocağımızda, burada yayınladığım tarif sıklığında yemek pişiyor sanmayın. Her pişeni yayınlamıyoruz, çünkü bazı tarifler o kadar çok yapıldı, yazıldı ki... Bazı günler de işte böyle upuzuuuuuuuuuuuun yazıyoruz :)))

Buraya kadar ulaşabildiyseniz, tebrik ederim! Blogtan çıktık yola, vardık hergün yemek yapmaya :) Herkese kucak dolusu sevgiler...

Etiketler: , ,

22 Comments:

Blogger Nefin said...

papatyacığım, ben de bu blog alemine fena halde alışanlardan biriyim. günün birinde tekrar çalışmaya başlarsam, ya bloglardan ayrı kaldığım için bunalıma gireceğim ya da ayrı kalamayıp işten şutlanacağım. düşünsene, "zeynep hanım falanca rapor hazır mı" ben: "ee bi dakka ya aceleniz ne, şu papatyanın blogunu bir okuyayım hazırlarım"
veya "zeynep hanım toplantıya bekleniyorsunuz"
ben "aa gelemem şimdi, blogumu güncellemem gerek"...gibi şeyler olursa sanırım, uzun soluklu bir iş hayatım olmaz:))
neyse, sonuçta haklısın, ben de bazen bilgisayar önünde çok uzun zaman geçirdiğimi farkedip üzülüyorum. ama bir yandan da okumadan yapamıyorum. özellikle yemek blogları sayesindde, o kadar çok şey öğrendim ve öyle güzel şeyler denedim ki...mesela hatırlarsan nefinin doğumgününde yaptığım bir çok şeyi bu bloglardan öğrenmiştim. özetle yazdıklarına katılıyorum, iyi ki de özetledim di mi?
sevgiler

6/21/2006  
Blogger fethiye said...

masa, rende isine ben bir de sarimsak ve limon sIkacaklarini eklemek istiyorum lutfen. ;)

6/21/2006  
Blogger Sibel said...

Papatyacım ben tüm yazını keyifle okudum, sonuna kadar:)) O kadar iyi anlatmışsın ki durumumuzu!

Ben bloguma artık "akacak mevra bulamadığım" bir zamanda başlamıştım, herkesin bir sebebi varsa benimki de buydu! Kısacık bir zamanda bana getirdikleri ise hiç tahmin edemediğim kadar güzeldi. Başlangıçta beni endişelendiren olumsuzlukları hiç yaşamamış olduğum için ve blog sayesinde neredeyse her gün bir sürprizle karşılaştığım için çok şanslı hissediyorum kendimi..

Ve evet, diğer bloglardan o kadar çok şey öğrendim ki! Hatta annemden öğrendiklerimden bile fazla şey öğrendiğimi düşünüyorum. Zira annem sonuçta sadece kendi bildiklerini aktarabilirdi bana, oysa bloglarda senin de bahsettiğin gibi dünyanın pekçok yerinden, pekçok farklı kültürden insanların usüllerini, belki aklımın ucundan geçmeyecek yöntemlerini, tariflerini öğrendim, değişik malzemeler duyup şaşırdım, kendi bildiğim ama başkalarının bilmediği şeyleri paylaştığımda onların dağarcığına birşeyler eklemenin mutluluğunu yaşadım. Hepimiz yaşadık, yaşıyoruz! Az şey mi bütün bunlar?
Sevgilerimle...

6/21/2006  
Blogger Mutfak Robotu said...

Ben bütün blog sahiplerinin duygu ve düşüncelerine tercüman olmuşsun Papatya. her zaman eline sağlık diye yazılıyordu bu defa ;
AĞZINA SAĞLIK !
:)

6/21/2006  
Blogger Papatya said...

Nefinin annesi Zeynepcigim,
galiba durum vahim :) Sen evde oturalı berı çok "fena" blogcu olmuşsun anlaşılan. Bana not bıraktığın saate bir baksana...gecenin o vaktinde ne yapıyordun bloglarda? :) Eh ne diyeyim, sana hem hayırlı hem de bloglarına vakit ayırabileceğin bir iş dilemekten başka :)

Evet Fethiyeciğim,
limonları ısrarla çatalla sıkarlar, sonra içinde çekirdekleriyle getirirler salatayı sofraya. Ama bu çatalla kızartma meselesi gerçekten çok sinir olduğum bir konu. Yalnızca Alman arkadaşıma özgü değil, buradaki Yunanlı bayanların çoğunda gördüğüm birşey. Belki o Alman kadın da Yunanlıyla bunca yıl evli olup burada yaşamaktan "uyum sağlamıştır" bu çatal kültürüne :)

Sibelciğim,
bloglar sayesinde sık sık sürprizlerle karşılaştığımız doğru! Bazen memleketinin, hatta dünyanın hiç ummadığın bir köşesinde bir insan bakıyorsun, aynı senin ya da annenin yaptığı yemeği yapıyor :) Demek yalnız ben değilmişim bunu yapan, diyorsun. Öteki gün, sayfasına girdiğin bir başkası seni öyle şaşırtıyor ki " bak ben bunu hiç böyle yapmayı düşünmemiştim" diyorsun, bir fikir edinip sonraki sefer sen de deniyorsun. Tabi ki az bir kazanç değil bütün bunlar. Haklısın...

Zeynepciğim,
eğer diğer blog arkadaşlarımın da düşüncelerini biraz olsun ifade edebilmişsem ne mutlu!

Hepinize sevgiler...
Papatya

6/21/2006  
Blogger evcilkedi said...

Yazini zaman zaman gulumseyerek, zaman zaman da dusunerek okudum sevgili Papatya. Hem blog sahiplerinin, hem okuyucularin, hem de biz yurt disinda yasayanlarin durumuna cok guzel tercuman olmussun. Hem yazmak, hem okumak gercekten aliskanlik yapiyor, olumsuzluklar; hatta hirsizliklar yasansa da bazen, kazanclarimiz cok daha fazla. Kurulan arkadasliklar, gunluk selamlasmalar, dugunler ve dogumlar; velhasil hersey paylasiliyor. Sanal ortamda da baslasa, dostluklar gercek dunyaya tasinabiliyor. Ben bloglarin ve blog yazarlarinin varligindan cok memnunum:-) Senin ve herkesin ellerinize saglik!

6/21/2006  
Blogger Hanife said...

Ben bir solukta okudum tum yazini Papatya. Ne guzel yazmissin, agzina saglik..
Patilcandan nefret eden Sili'li arkadasim artik her hafta patlican alir olmustu verdigim tariflerden sonra:) Ben de ondan cok sey ogrenmistim.
hele su blog isi, o kadar cok sey ogrendim ki. Artik anneme bile arada tarif veriyorum:)
Ben gun icinde mutlaka oturuyorum makina basina, bazen sayfaya yeni birseyler eklemek icin, ama cogu zaman arkadaslarin sayfalarini gezmekten bana yazi yazmaya vakit kalmiyor bile:) Buyuk keyif benim icin..
sevgiyle..

6/21/2006  
Blogger munevver said...

Papatyacığım,su gibi okudum yazını.Ne güzel anlatmışsın..Bu blog olayı benim de bayağı zamanımı alıyor.Yemek dağarcığıma o kadar çok şey eklendi ki.Yapılanların bir kısmı da bunca senenin merakı ve tecrübesiyle bildiğim şeylerdi.Bu bildiklerimi paylaşırken de zaman zaman acaba antipatik oluyor muyum diye düşündüğm çok oldu.Çocukluğumdan beri bildiğim şeyleri hemen belli edemem.Ama bir yaştan sonra bu biraz kırıldı.Ama yine de 'ben bunu böyle yapıyorum'derken 2 kez düşünüyorum.Her ne kadar blog dünyasının amacı paylaşım olsa da..Galiba biraz dertlendim.Senin yazın bunları düşündürdü bana.

6/21/2006  
Anonymous Hande said...

:) Eh Papatyacim,

madem bu kadar yabancinin va karma ciftin (benim de esim Amerikali) emeklilik icin sectigi bir yer Girit, bize de bir yer baksan dedigimde niye ti`ye aldin o kadar??

6/22/2006  
Blogger sibella said...

selam papatyacim,cok guzel yazmissin,sanirim hepimizin duygularini dile getirdin..sahsen ben kitap yazmak istiyorum,kitap okumaya basladigimsan beri ama nasil ve nerede yazilicak,ne zaman bilemiyorum,emekli olmayi bekliyorum aslinda bazen,daha cok ani biriktirebilmek icin..bu arada domatesleri sicak suda islatip kabuklarini soymayi ben de burdaki bir kitaptan ogrendim..blog olayini ben cok seviyorum,harika insanlari barindiriyor ve herkesten birsey ogrenebiliyorum,dedigin gibi insan gurbette daha iyi anliyor bunu...iyi var bloglar,blogcular,ve bende iyiki acmisim benimkini diyorum,hayatima ayri bir renk geldi,yine istedigim herseye vakit ayirabiliyorum istedikten sonra...zevkle okudum yazini,kusura bakma cok uzun bir yorum oldu,sevgiler

6/22/2006  
Anonymous pembeli said...

Yazını sonuna kadar okudum, hepimizin duygularını dile getirmişsin çokg üzel yazmışsın, yüreğine sağlık :)))

6/22/2006  
Blogger Oya Kayacan said...

Papatya canım, "neden blog açtın?" sorusuna yanıt ancak "Çok işim var olabilirdi," kendi adıma konuşursam. Öyle ya günümün on saati fevkâlâde dolu olduğu içim, bu gibi taşkınlıklarım blogda açığa çıkıyor! Bir de arkadaş dost çevresi bilir:-))

6/22/2006  
Blogger Behiye said...

Papatyacığım, yazının sonuna kadar gelmemek mümkün mü, çok hoş yazmışsın. Ben evde yemek de dahil olmak üzere hiç iş yapmadan büyüdüm. Anneciğim küçük yardımların dışında birşey istemezdi,hala da öyledir. Üniversitede arkadaşlarımla birlikte evde kaldığım yıllarda yemek yapmaya başladım. Malum öğrenci olunca basit basit şeyler yapardık. Eşim de geçmişimi bildiği için fazla beklentisi yoktu benden. Buraya geldikten birkaç ay sonra tanıştım bu alemle. Benden çok deneyimli blog arkadaşlarım sayesinde o kadar çeşit öğrendim ki, kendi adıma herkese tekrar teşekkür borçluyum. Çok zor şeyleri hala çok yapmasam da, yeni şeyler deneme hevesim hep var. Yaptıklarım beğeniliyor,bu da beni sevindiriyor. Eşim sizlerin çoğunu tanıyor, çünkü sizlerle tanışıyormuşum gibi akşamları yemekte anlatıyorum genelde, gerek tarifleri, gerek öğrendiğim başka şeyleri. Sanal ortamda başlayan bu arkadaşlıkların güzel,faydalı bir şekilde devam etmesi dileğiyle:)Sevgiler.

6/22/2006  
Blogger Papatya said...

Sevgili Tülin,
yarın ne pişirsem acaba? diye girdiğimiz bir sayfadan belki de birgün yakın bir dost edinerek çıkabiliriz di mi? İnşallah, en kısa zamanda biz de bu sanal dostluğumuza gerçek hayata dönüştüreceğiz hayatım ;-) Görüşmek, tanışmak dileğiyle...

Haklısın Hanife,
ben bloglarda senin kadar eski değilim ama ben bile şimdide neler neler öğrendim. Beceremediğim konulara, aklıma takılan sorulara yanıtlar buldum. Becerebildiklerimi de gururla paylaştım :) Ben de hep diyorum ya, aranızdan bir kişiye bile yeni birşey öğretebildiysem ne mutlu bana :)

Münevverciğim,
sen hiç çekinmeden içinden geldiği gibi yaz, antipatik olmak gibi bir endişen de hiç olmasın! "Ben bunu böyle yapıyorum" desen de bunu bir "düzeltme" gibi algılamak yerine, belki de aynı şeyi bir de senin yaptığın şekilde denememiz için bir öneri gibi algılarım ben. Sen hiç endişelenmeden yaz olur mu? :)

Sevgili Hande,
Vallahi de ben seni "ti"ye filan almadım... sen girite gelmeyi düşünebiliriz dediğinde, demedim mi hatta: belki birgün komşu oluruz burada.
Siz kararınızı verip bir taşının da, sonra belki de bir Türk lokantası açarız seninle, ne dersin bu fikrime? :)

Sibella,
belki de, dediğin gibi, bir kitap dolduracak kadar anın olmasını bekliyorsun. Eh, artık bize de, birgün çıkan kitabını alıp okumak düşüyor :)

Pembelim,
yazımı sabredip de sonuna kadar okuduğun için teşekkürler. Bazen yazmaya başlayınca böyle kendimi durduramıyorum, n'apıyım :>

Haklısın Oya,
herkesin kendine göre bir sebebi var blog edinmek için. Kimi işsizlikten, yapacak başka şeyi olmamaktan açıyor sonra bakıyor ki artık yapacak birşeyi var! Hem de hergün aklını meşgul eden bir uğraş. Kimi de senin gibi, zaten yapacak pek çok şeyi varken, bunca işin arasında bir soluk alabilmek için açıyor. Kendini daha iyi hissedebilmek, iş hayatında onu sınırlandıran şeylere bir yön verebilmek için. O zaman ne mutlu sana ki bu yoğunlağa rağmen bloguna da zaman ayırmayı başarabilmişsin.

Hepinizi kucaklıyorum... sevgiler..

6/22/2006  
Blogger Papatya said...

Behiyeciğim,
Biz de, ben ve kardeşim Bahar (gastronot), senin gibi yetiştirildik. Yemeği bırak, evde bize doğru düzgün iş yaptırmazdı annem. Meyveleri bile soyup öyle verirdi tabağımıza. Öyle ki, ben liseye giden koskoca bir kızken portakal soymayı bilmiyordum, inanabilir misin! O yüzden beni -hala bile- çok utandıran bir anım vardır portakalla... neyse ki artık büyüdük de iş başa düşünce portakalımı *bile* ayıklayabiliyorum :) Dediğin gibi, ben sana göre çok yeni olsam da bloglar aleminde, yine de buradan öğrendiklerimi inkar edemem. Ayrıca, edinilen dostluklar, paylaşılan duygusal anlar da, yanımıza kar kalıyor :) Sevgiler canım...

6/22/2006  
Blogger Burcuk said...

Gunaydinnnn:) cok guzel yazi olmus, ellerinize saglik:) domates olayina cok guldum:) benim de burdaki arkadaslarim pilavi kavurarak yapmama cok sasirmislardi, malum pilav dedigimiz seyi haslanmis pirinc saniyorlar, makarna gibi suzerek yiyorlar cunku:)

Sevgilerrr:)

6/23/2006  
Blogger Papatya said...

Haklısın Burcuk!
Burada da öyle. Pilavı kaynar suyun içine atıyorlar, sonra da fazla suyunu, vitaminleri ve tüm lezzetiyle birlikte süzüp atıyorlar. Sonra da bize geldiklerinde pilav varsa, "eh, senin pirincin herhalde memleketinden, değil mi? Ondan bir başka güzel olmuş" diyorlar. Ama aynı marketten alınmış pirincin kavrulup, ölçülü suyla pişirildiğinden bi haberler...Sevgiler!

6/23/2006  
Blogger Ozge said...

Merhaba Papatya,
Blogundan Sevgili Oya Hanım'a yazdigim yorum sayesinde haberdar oldum...Nasil daha once kesfetmedim bilmiyorum...Bloga bayildim ben :) Bir ricam olacak yalniz...Pazar fotografi da cekip yayinlarmisin blogunda?
Sevgilerimle,

7/05/2006  
Anonymous Adsız said...

Best regards from NY!
» »

8/13/2006  
Anonymous Belgin said...

Rende ve her gün yemek hikayesi güldürdü,ne kadar farklı alışkanlıklarımız var değil mi?

1/28/2007  
Anonymous Adsız said...

Enjoyed a lot! http://www.maturefreenudes.info pet toys Mazda tribute install running boards Display lcd Stereotypical poems about blondes Satellite systems parental control computer desks for wheelchairs kia

3/07/2007  
Blogger Emos said...

Tulin hanim bende sizin Blogunuzla sans eseri karsilastim, ben cok yeni olmakla beraber, sizi tebrik etmek istedim. Saygilar hanimefendi. Emrah

3/09/2007  

Yorum Gönder

<< Home