Komşuda pişer bize de düşer

Eskiden evde pişenden yan komşuya tattırmak, sonra da tabağınıza koyulmuş yepyeni bir lezzetle bir gün komşunuzu kapıda buluvermek o kadar da ender bir şey değildi. Tabağınız elimde kapınızı çalıyorum... Bakalım bu size ne kadar tanıdık gelecek, komşuda pişenden size ne düşecek?!...

Cuma, Ağustos 25, 2006

"Herşey zamanında kolyoz Ağustos'da"


Yunanca'da böyle bir deyim var: herşey zamanında kolyoz Ağustosta. Şarkı bile olmuş ama ben dinlemedim hiç şarkısını. En azından Ağustosu ucundan yakalayıp ikincidir yediğimiz kolyozu bu kez mideye inmeden fotoğrafını çekip yayınlayayım dedim. Zira Ağustos ne zaman geldi de geçti inanın hiç anlayamadım bu sene.

Herşeyin zamanında olması gerektiği bizde de söylenir. Tabi bu "zamanında" deyimi son derece göreceli bir şey. Kimine göre "zamanında" evlenmek 25i bulmadan evlenmek anlamına gelse de, kimine göre bu fikri içine sindirebilmek 30lu yaşlarını bulur. Kimi erken yaşta çocuk sahibi olmanın "zamanında" bir karar olduğunu savunur, kimilerinin de -benim gibi- "artık şimdi zamanı" dediğinde herkes ümidini zaten kesmiş olur :) Dolayısıyla birşeyleri "zamanında" yapmak/olmak/öğrenmek iyi de bu "zaman" meselesi yine herkesin kendi anlayışına, görüşüne göre değişiyor demek... Zamanında öğrenmek, deyince aklıma yıllar önce katıldığım bir Yunanca kursunda tanıştığım 50li yaşlarındaki Adile Hanım geldi. Ben o zamanlar Yorgo'yla nişanlıyken İzmirde bir Yunanca kursu açıldığını duyar duymaz katılmıştım. Ne de olsa müstakbel eşimin ana diliydi Yunanca, öğrenmek lazımdı. Benim yaşlarımda bir kız arkadaş daha vardı. O da Bodrumdaki balıkçılardan o kadar çok duyuyordu ki artık bu dili anlamasa olmayacaktı. Bir de zamanında biraz Antik Yunanca öğrendiğinden, bize durmadan "bunun Antik Yunancası da şudur" şeklinde yorumlar yapan genç bir bey vardı. Bir de Adile Hanım. "O yaşında n'apacak bu kadıncağız Yunancayı" diyenlere inatla, yalnızca bu dili duymayı ve (şarkıları) dinlemeyi çok sevdiği için katılmıştı kursa. En parlak notları alamasa da, gayet iyi gidiyordu.
- Eh, benim öğrenmem sizin kadar çabuk ve kolay olmuyor, herşey zamanında yapılmalı, ben biraz geç kaldım, diyordu.
"Herşey zamanında" deyimi şimdi bana onun yıllar önce söylediği bu sözleri anımsattı. Yıllardır görmediğim bir dostumu hatırlamış oldum. İnşallah iyi ve sağlıklıdır eski dostum, Adile Teyzem.

Gelelim Türklerin KolyoZ, Yunanlıların KolyoS dediği balığa. (Nedense Yunancadan alınan bazı kelimelerin sonlarındaki S Türkçe'de Z olmuş; maydanoZ, kolyoZ, ıstakoZ, istavroZ gibi...)

Kolyoz denizlerimizde Ağustos'ta bollaşır, üstelik bu dönemde kıyılara iyice yanaşırmış. Genellikle aralarındaki çok ufak farklılıklardan dolayı uskumruyla karıştırılan kolyozun gözleri uskumrudan biraz daha küçük, vücudu da daha ince uzun olurmuş. (-muş diyorum çünkü ben bu ufak(?) farkları ayırt edemiyorum :> Boyları genellikle 30 santimi geçmemekle birlikte boyu 60 cm.i, ağırlığı da 3,5 kiloyu bulanlar da olurmuş! Ama bizi bu dev boylar ilgilendirmiyor şimdi :)
Bizim elimizdeyse şunlar var;
  • 5 tane orta boy kolyoz var (2şer büyüklere, 1 de yavruya diye hesaplanmış olarak)
  • 2 tane büyük olgun domates
  • 1-2 diş sarmısak
  • 1 tatlı kaşığı şeker
  • Zeytinyağı
  • Tuz, kara biber
  • 5-6 dal maydanoz ve/veya nane (isteğe bağlı)
  • Biraz da patates (tarifte yoktu bizim tercihimizdi)
Fırınımızı 220 derecede ısıtıyoruz. Kolyozları ayıklayıp yıkadıktan sonra, kafalarını kesiyoruz. Balıkları karnından aşağıya kadar kesip açarak fileto haline getiriyoruz.
Domatesleri halka halka doğrayıp, suyunu bir kapta biriktiriyoruz. Sarmısakları dövüyoruz.
Balıkları yağlanmış tepsiye açık karınları tepsiye gelecek şekilde diziyoruz. Domateslerin suyunu biriktirdiğimiz kapta, sarmısak, şeker ve tuzu karıştırarak balıkların üstüne gezdirdikten sonra -istiyorsak ince doğranmış maydanozu da serpiştirdikten sonra- domates dilimlerini sıralıyoruz. En son da üstüne yeteri kadar zeytinyağı gezdiriyoruz. Balıkları fırında yaklaşık 30 dakika pişiriyoruz. Geriye bir tek, taze çekilmiş karabiber kalıyor. O da fırından çıkar çıkmaz ekleniyor. (Eğer nane de eklemek istiyorsak, ince doğranmış naneyi de balığı fırından çıkardıktan sonra üstüne serpiştiriyoruz) Yanında güzel bir beyaz şarapla afiyetle yiyoruz.

(Eee, nerde pişmişi kolyozların diyecek olursanız... Üzgünüm benim de aklıma geldiğinde fotoğrafını çekmek için artık çok geçti, tabaklarda kolyozdan çok, kolyoz kalıntıları kalmıştı.
"Anne, acıktım!" diyerek peşimde dolaşan ve balığın fırından çıkmasını zor bekleyen Mayacık bacaklarımın dibindeyken alelacele salataları yapıp öyle hızla oturmuştuk ki sofraya, benim kolyoz projesi sekteye uğramış, son fotoğrafran mahrum kalmıştı, n'apalım... Bir dahaki sefere diyerek en azından kolyozu Ağustos bitmeden yetiştireyim :)

Yanında en güzel mevsimini yaşayan domateslerden, acur, biber ve soğandan oluşan bol limonlu ve zeytinyağlı bir salata.
Bir de, benim her zaman danıştığım Turhan Baytop'un Türkçe Bitki Adları Sözlüğünde Türkçesini "Deniz Teresi" diye bulduğum, burada Kritamo adıyla bilinen harika kokulu birşey daha vardı soframızda. Bunları yaz başında deniz kıyısındaki kayalıklardan toplayıp getirmişti Yorgo. Onların aynı kaparileri ve dağ sümbüllerini yaptığımız gibi, biraz haşladıktan sonra süzüp salamurasını yaptık. Birkaç ay bekledikten sonra yenilmeye hazırdı. Tadına bakalı çok oldu ama yazmaya fırsatım olmamıştı. Bugün de balığın yanına çok yakıştı doğrusu...

Arkadaşların yorumları sonucu eklenti:
Latincesi Crithmum maritimum olan Kritamo'nun, Türkiye'de Kaya Koruğu adıyla bilindiğini öğrenmiş oldum. Başka Kaya koruğu fotoğrafları için şu linki veriyorum.

Etiketler: , , , , ,

9 Comments:

Blogger Nezaket said...

Merhaba Papatya, balik cok sevdigimiz ama denizden uzakta yasadigimiz icin en fazla ayda 2 defa, oda gercekten tazesini buldugumuza inaninca yedigimiz bir yemek oldu buralarda acikcasi. Ellerine saglik, simdi okuyunca seni acaba hic kalyoz yedim mi daha once diye dusundum ama hatirlayamadim. Resimdeki bitkiyi ise ben kaya korugu olarak biliyorum. Mersinde kaldigim yillarda balik restoranlarinda tursusunu / salamurasini bolca yerdik. Tadini ve kokusunu bende cok severim. Gorusmek uzere, sevgilerimle

8/28/2006  
Blogger zuhalyalcin said...

MERHABA PAPATYACIĞIIIM;
AKŞAM MÜSAİTSENİZ SİZE YEMEĞE GELMEK İSTİYORUM;))))BALIK EN EN EN SEVDİĞİM YİYECEK ASLINDA BAKMA "DENİZDEN BABAMIN PABUCU ÇIKSA YERİM" DİYENLERDENİM BEN;))HAFTADA ENAZ BİR İKİ KERE MUTLAKA BALIK TÜKETİRİM VE HİÇ BULAMASAM TON BALIKLI SALATAMI YERİM AMA BALIĞIN YANINDA PATATESLERE DE ASLA HAYIR DİYEMEM;))ELLERİNE SAĞLIK EMİNİM ÇOKTA LEZZETLİ OLMUŞLARDIR;))BU ARADA MÜMKÜNSE FINDIK PROJESİNE DE KATKILARINI BEKLİYORUZ;)))
SEVGİYLE KAL...

8/29/2006  
Blogger begüm said...

Papatya merhabalar,

Sakın balığın pişmiş halinin resmini çekemedim diye üzülme tadı herhalinden belli oluyor. Balıkların tazeliği, patatesler, sarımsak süperrrr olmuş. Gerçekten Zuhal'in dediği gibi bizde gelsek balığa... Üstelik Girit en görmek istediğim yerlerin başında, aile tarihi ile ilgili izleri de bulabiliriz belki diye seneye kardeşimle gelmeyi planlıyoruz...

Ellerine sağlık,sevgilerimle

begüm

8/29/2006  
Blogger Pirtik Evli, Mutlu ve Issiz said...

Merhaba,

Pek lezizi gozukuyorlar.
Balik konusunda bizim aile biraz tutucu. Bizde hep izgara yailir baliklar bir tek Somon tencerede piser.

Sevgiler
Pirtik

8/29/2006  
Blogger Mutfakta Zen said...

papatya'cigim evet nezaket'in dedigi gibi burada kaya korugu diyorlar. tek adi bu degil tabii ki. 'bir ot masali'na basvuruyoruz (çünkü bütün yerel adlari hatirlamam mümkün degil) bodrum'da 'deniz marulu', mugla'da 'deniz otu' deniyormus. baska adlari da vardi saniyorum ama.. latincesi de crithmum maritimum. afiyet olsun!
(ben de ayni senin yönteminle yapilmis bir kolyoz yedim dün aksam. sosuyla falan! kavalali katarina yapti)
tijen

8/29/2006  
Blogger Zeynep Seda said...

Papatyacim baliklar harika ya, canim cekti. Ne sanslisin kucuk baliklar yiyebildigin icin :) Ingiltere okyanus ortasinda oldugu icin biz buyuk baliga mahkumuz:( Hamsi, istavrit, cinekop ozledim!!!! :)

Sevgiler, mayami mincik mincik mincikla benim icin :)

8/30/2006  
Blogger Nefin said...

papatyacım yine konuşturmuşsun yani arkadaşım.
ben de vallahi denizden babam çıksa yiyenlerdenim. hele şu deniz teresi dediğin otu görünce ağzım epeyce sulandı. deniz börülcesini de pek severim, ama teresini buralarda ne gördüm, ne duydum. balıklar da enfes görünüyor.tazelikleri buradan bile belli. afiyet olsun size. ama en çok mayacığıma...

8/30/2006  
Blogger Papatya said...

Sevgili Nezaket, Zuhal, Begüm, Pırtık, Tijen, Zeynep Seda ve Zeynepcim,
yorumlarınız için çok teşekkürler...

Kritamon'un Türkçesine gelince;
Buna benzer birşeye Kaya koruğu dendiğini duymuştum fakat elimdeki Turhan Baytop'un Türkçe Bitki Adları Sözlüğünde kaya koruğunun Latince ismi Sedum (Crassulaceae) olarak verilince, kaya koruğu olduğundan şüphelenmiştim açıkçası.
Ama Tijen, kaya koruğunun latincesi Crithhum maritimum, diyor. Kritamon'un da latincesi bu. Ayrıca Internette gördüğüm Sedum fotoğrafları da benim Kritamonlara pek benzemiyor.

O zaman Kritamon'un Türkçe isminin Kaya koruğu olduğu anlaşıldı.

8/31/2006  
Blogger YesilErik said...

Sonbahar gelince balikli tarifler artiyor, beni de aliyor bir huzun :) Elde malzeme olmayinca... Elinize saglik.

9/02/2006  

Yorum Gönder

<< Home