Komşuda pişer bize de düşer

Eskiden evde pişenden yan komşuya tattırmak, sonra da tabağınıza koyulmuş yepyeni bir lezzetle bir gün komşunuzu kapıda buluvermek o kadar da ender bir şey değildi. Tabağınız elimde kapınızı çalıyorum... Bakalım bu size ne kadar tanıdık gelecek, komşuda pişenden size ne düşecek?!...

Perşembe, Temmuz 13, 2006

Peynir yaptık!

Ben de daha önceleri, son kullanma tarihi geçmiş inek sütünü kaynatıp tülbentten süzerek lor kıvamında peynir yapmıştım birkaç kez. Yıllar önce de, Atina'da bir peynirciden ötekine bir dedektif gibi iz sürerek peynir mayalarının nerede satıldığını bulmuş, alıp denemiştik. Fakat satılan bu mayalar çok büyük miktarlarda süt içindi ve evdeki sınırlı kapasitemize göre o mayadan ne kadar az kullanmak gerektiğini pek de tutturamamıştık açıkçası. Ama o gün peynir mayasını aldığımız, anlaşılan kendi peynirinin ustası adamın sözleri hala aklımda:
- Bu öyle birşey ki, diyerek lafa başlamıştı, bir kere kendi yaptığınız has peynirin tadını aldınız mı, bir daha marketten pakette peynir yiyemez olursunuz, ona göre... (Bir uyarı mıydı bu anlamamıştım?!)

Girit çok dağlık olduğundan büyükbaş hayvan yetiştirmeye elverişli değil. Dolayısıyla, yerli halka yetecek miktarda bile üretim olmadığından, pastörize günlük inek sütümüz her sabah gemiyle Atina'dan "ithal" geliyor :) Bir kaç sene öncesine kadar, kışın fırtına olup da gemilere sefer yasağı çıktığında, günlük sütün gelemediği günler az olmadı. (İşte o zaman adada yaşadığını anlıyor insan..) Ama birkaç yıl önce, yerli bir süt üreticisi 1 litrelik kutularda günlük keçi sütünü piyasaya sürünce böyle bir derdimiz kalmadı. Hem her daim bulunan yerli bir ürün hem de bir keçimiz olmadığı sürece asla elde edemeyeceğimiz keçi sütünü güvenle içiyoruz/içiriyoruz artık. Geçen gün düşündüm, keçi sütü alıp peynir yapmaya kalksam. Pazarda satılan peynirlerden söz etmiştim. Koyun-keçi sütünden yapılan, Tirozuli denilen bu peynirler için peynir mayası bile gerekmiyor, diyorlardı. Sonuçta, Yorgo bir arkadaşımızın pastane sahibi abisinin dondurma yapmak için 2 günde 1 toptan keçi sütü aldığını duyar duymaz bize de ısmarlamış. Aynı sabah sağılmış tazecik koyun + keçi sütümüz geldiğinde, tülbentlerimiz, büyük tencere ve kepçemiz, sirkemiz, herşey hazır bekliyorduk...

Bu kadar kolay olacağı aklımızın ucundan bile geçmezdi. Aşama aşama sizlerle de paylaşmak istiyorum. Eğer imakanınız varsa, mutlaka deneyin!

Önce gerekli malzemeler:
  • 10 litre keçi/koyun sütü
  • Yarım bardak üzüm sirkesi
  • İki avuç kadar deniz tuzu
  • 10 litre sütün kaynayabileceği büyüklükte bir tencere,
  • Bu tencerede rahatlıkla karıştırabileceğiniz kadar uzun saplı bir kepçe
  • Delikli kepçe
  • Büyükçe bir parça tülbent
  • Münkünse bir peynir sepeti/kalıbı (biz plastik kalıp kullandık, geleneksel hasır sepetler de var)
Hepsi bu!
* 10 litre sütü tenceremize alıp kısık ateşte yavaş yavaş ısıtıyoruz ki birden dibi tutmasın. Sütü kaynayıncaya kadar ısıtacağız. (Peynir mayası ile peynir yapmaktan en büyük farkı bu, çünkü maya ne de olsa canlı bir organizma olduğu için kaynamaya gelmiyor ve sütü yalnızca belli bir dereceye kadar ısıtmak konusunda daha dikkatli olmak gerekiyor)

* Sütün kaynamasını beklerken tuzu, sirkeyi ve peynir kalıplarının içine tülbentleri hazırlıyoruz.
Tülbentleri yerleştirdikten sonra kalıbın içini de hafifçe tuzluyoruz.
* Süt kaynadığında yarım bardak sirkeyi yavaş yavaş karıştırarak döküyoruz. Ocağı ve tencerenin kapağını kapatıyoruz. Çok değil, 5 dakika kadar tencereye dokunmuyoruz.

* Evet, 5 dakika sonra kapağını açtığımızda, delikli kepçeyle sütün nasıl kesildiğini görebiliyoruz.
* Kalıbımızı suyu süzülebilecek bir yere -mesela lavabonun içine - koyup, delikli kepçeyle aldığımız süt kesiklerini (başka nasıl denir ki bunlara?) biraz süzdükten sonra kalıbımıza döküyoruz ve hafifçe tuzluyoruz. Püf noktası, kalıba dökülenleri iyice bastırıp arada hava kalmamasını sağlamakmış.

* Aynı işlemi kalıbımız doluncaya kadar tekrar ediyoruz. Süt kesiklerini döküp, biraz sıkıştırıp sonra da hafifçe tuzluyoruz. Kalıbımız dolunca tülbentle üstünü örtüp serin bir yerde, kalıbın altından suyu süzülebilecek şekilde bekletiyoruz.

* Ertesi gün kalıbı ters çevirip peynirimizi çıkardığımızda böyle oluyor! :)

* Bu da pazar günü yapılan peynirin bugünkü hali! O günden beri üstü tülbentle örtülü olarak balkonda üstüne güneş vurmayan bir köşede bekliyordu. Bekledikçe dışı kuruyor, kabuğu sertleşiyor, evdekiler de onu yemek için sabırsızlanıyor :)

Bugün tadına baktık artık. hiç fena değildi doğrusu. Beklediğimden lezzetli, belki biraz fazla tuzluydu. Kıvamı deri tulum değil de, daha çok teneke tulum gibiydi. Ama deliksizi ve daha kar beyazı.

Biz bu işi çok sevdik! Yeni sütümüzü ısmarladık bile! Kesinlikle tavsiye ederim...

Etiketler: , ,

Perşembe, Haziran 08, 2006

Pazarda başka neler vardı neler?

Dünkü pazar maceramızda yalnızca sebzeler, meyveler ve çiçekler yoktu tabi ki...
Muhakkak her halk pazarında olduğu gibi, neredeyse soframıza gelen herşey bulunabilir burada da pazar yerlerinde.
Peynircisiz pazar yeri olur mu, bilemiyorum. Aşağıdaki fotoğraflar da alışveriş yaptığımız peynircilerden birinden.



Solda, Tirozuli...
Sağda, ekşi lor.

Soldaki fotoğraftaki geleneksel bir taze peynir. Adı Tirozuli. Genelikle ev yapımı oluyor çünkü yapılması için peynir mayası bile gerekmiyor. Keçi sütünü (bazen keçi-koyun karışık oluyor) sirke ya da limonla kestirip kalıplarda bekletiyorlar. Taze ve sulu bir peynir olduğu için çok dayanmıyor. Belki de çok iyi tecrübelerim olduğundan bu peyniri çok seviyorum.
Bir dostumuz, köyündeki kendi keçilerinin sütünden karısının yaptığı, buram buram süt kokan peyniri getirmişti, benim sevdiğimi duyunca :) Harikaydı!

Sağdaki peynir de bizdeki tuzlu lordan çok "çökelek" peynirine benziyor, ufak parçalı ve ekşimsi lezzette, börekler için ideal....

Ve işte, Girit'in meşhur gravyer peynirleri... Bunlar benim en sevdiğim peynirler...
Çapı 1 karışı geçmeyen küçük "kafa"lar da var, çapı 2 karıştan büyük olanlar da. Bir "kafa"nın ağırlığının 6 kilodan 25 kiloya kadar çıkabildiğini okudum. Herhalde bu, boyutları hakkında bir fikir vermeye yetecektir.
Sert kabuğunun içindeki peynirin kıvamı da, yumuşak eski kaşar ile İzmir'in yağlı yumuşak tulum peyniri arası birşey. Yalnız İzmir tulumu kadar tuzlu olmayan Girit'in gravyer peynirleri, koyun sütünden yapılıyor. Hem kahvaltıya, hem kızartmaya hem rendeye müsait.

Balıkçılar olmadan olmaz... Balık da sofralardan eksik olmaz.
Ben de Girit'e geleli beri, havasından mı suyundan mı, balığı daha da çok sever oldum. Eskiden çok sık balık yemeye, hele ki ertesi güne kalmış balığa hiç katlanamazdım. Şimdi aradan bir süre geçip de balık yemeyince ben teklif ediyorum almayı da yapmayı da :)

Girit'e özgü 3 geleneksel lezzet bir arada.
Zeytin, tarhana ve üzüm bağlarından yaprak.

Ksinohondros ya da Trahana adıyla anılan tarhana, gördüğünüz gibi Türkiyedeki tarhana kadar ince öğütülmüş değil çünkü unla yapılmıyor. İri öğütülmüş buğday ve ekşimiş sütten yapılıp ya taze olarak yeniliyor ya da böyle iri parçalar halinde güneşte kurutuluyor. Bu parçalar suya girince hemen dağılıyor ve son derece lezzetli ekşimsi bir çorba oluyor. Trahana da tirozuli gibi genellikle ev yapımı olarak açıkta, kiloyla satılıyor pazarlarda.

Bunlar da sözünü etmeyi en sona bıraktıklarım... Çok sevdiğimden filan değil. Tam aksine, yeni lezzetlere o kadar açık ve hevesli olmama rağmen, bu herhalde Girit'e geleli, bunca yıldır yaşayalı beri, tatmaya cesaret edemediğim tek şey belki de. Yalnız cesaret de değil, içimden de en ufak bir istek gelmeyen. Dünyanın başka yerlerinde bir şekilde yiyip de beğenmiş olanlar gücenmesinler ama pek birşey kaybediyormuşum gibi gelmiyor bana. Ne dersiniz?
Onları nasıl pişirdiklerini sormayın? Dedim ya ne yedim, ne pişirdim - çok şükür ki Yorgo da görmeye bile katlanamıyor - yalnızca duyduğum kadarıyla, kızartması da oluyormuş, bulgurlu pilavı da. Size en büyük faydam onları fotoğraflamak olsun.
Bir de Yunanistan'da yalnızca Girit'te yenildiğini bilesiniz. Yunanistan'ın başka yerlerindekiler de şaşıyorlar bu işe :)

Etiketler: ,