Komşuda pişer bize de düşer

Eskiden evde pişenden yan komşuya tattırmak, sonra da tabağınıza koyulmuş yepyeni bir lezzetle bir gün komşunuzu kapıda buluvermek o kadar da ender bir şey değildi. Tabağınız elimde kapınızı çalıyorum... Bakalım bu size ne kadar tanıdık gelecek, komşuda pişenden size ne düşecek?!...

Cumartesi, Haziran 23, 2007

Sapsarı mısırların bambaşka bir anlamı var benim için


Mısır, Amerika'nın keşfiyle tanıştığımız bir bitki. Yabani bitkinin evcilleştirilmesinin ilk olarak Meksika'da yapıldığı söylense de, Peru ya da Ekvator'da da olabileceği kabul ediliyor. Mısırın son derece kolay döllenebilir olması tüm kıtada hızla yayılmasını sağlamış. Öyle ki Avrupalılar gelmeden çok önce Karaip adaları dahil kıtanın her yerinde yetiştiriliyormuş. Bu bakımdan Aztek, Maya ve İnka imparatorluklarının mısıra dayandığı söylenebilir. Zaman içinde pek çok yabanıl mısır türleri yok olmuş, evcil türler tüm kıtaya yayılmış. Genellikle bol yağışlı iklimleri seven mısırın neden Karadeniz bolgesini sevdiğini de böylece izah edebiliriz :) Tanelerini dökmeyen bir türün yetişmesi sağlandıktan sonra, ekip biçmesi kolay, verimi de hayli fazla olan mısır için, 1'e 150 bile fazla birsey sayılmazmış! Kıtayı fetheden İspanyollar ve Portekizliler sayesinde Avrupa'da ilk kez İspanya ve Portekiz'de ekimine başlanmış. Ancak hayvan yemi olarak kullanılıyormuş. Tarihciler, insani besin olarak ilk kez Ortadoğu'da yetiştirildiği konusunda hemfikirlermiş. Kolomb'un keşfinden elli yıl geçmeden, 1520-1530 yıllarında Mısır, Suriye ve Lübnan'da mısır ekildiği biliniyor.

"Tarih Boyunca Yemek Kültürü" adlı kitabında Murat Belge; "Türkçe'deki adı 'mısır' zaten bu bakımdan bir ipuçu" diyor. "O yıllarda İspanya'dan kovulan Mağribiler(*) oradan belki de Mısır'a gelmişlerdir" diyor. "Bizim mısır dediğimiz bitkiyi Osmanlının batı sınırlarında yaşayan Slav ve Macar halkları "Türk buğdayı" anlamına gelen adlarla tanıdılar. Böylece mısır Avrupa'ya Osmanlı üzerinden yayıldı, İspanya üstünden değil" diye ekliyor.

(*)Mağribiler: Afrika'nın Mısır dışındaki kuzey ülkelerinden olanlar.

Ne yazık ki mısırın kıymetini anlamamız biraz geç oldu ailemizde. İzmir'in sokaklarında dolaşan "kaynamış darı" satıcıları ve zevkle kemirdiğimiz "darı"ları bir kenara koyarsak, çocukluğumun anılarından hatırladığım tek mısırlı şey Bahar'ın bir yazısında söz ettiği, babaannemin "şakşak" adını verdiği mısırunlu, ısırgan otlu böreği. O zamanlar yediğimiz bu mısırunlu böreğin, yıllar sonra canım kardeşimin yiyebileceği yegane börek olduğunu bilemezdik elbet. Hangi tahıllar glutenli diye düşünmek zorunda da değildik. Ne Çölyak'tan haberdardık ne de mısırla pirincin glutensiz tahıllar olduğunun farkındaydık. Mısırunu, -evde varsa- balıkları bulayıp kızartmaktan öte bir işe yaramazdı o zaman. Halbuki mısırununun bizim için değeri bunun çok üstündeymiş.


Bütün hayatları kendimizinki gibi sanıp yanılıyoruz bazen. Mesela, Internet'te gördüğünüz mükemmel pastaların tadına bile bakamayacak çocuklar olduğunu düşündünüz mü hiç? Düşünseydiniz, her simit alışınızda çok derinlerden bir yerden suçluluk duyar mıydınız siz de? Peki bu durum, pastayla da sınırlı kalmayıp, içinde un olan herşeyi kapsıyorsa... aklımıza ilk anda gelen ekmekarası, pide arası, pizza, makarna, sandviç, simit, börek, çörek de eklenseydi yasaklar listesine? Dışarda yenen hemen herşeyin unlu (yani glutenli) bir şeylerin içinde/arasında/üstünde sunulduğu bir toplumda bunlara imrense de elini süremeyecek bir çocuk yetiştirmek hiç de kolay olmazdı herhalde. Kendi başımıza gelmedikçe çok ender aklımıza düşer bunlar. Ama sevdiğinin başına gelmesi, kendi başına gelmesinden de çok sarsar insanı. Özellikle önünde uzun bir ömür olanın; eşinin, çocuğunun, kardeşinin.


İşte Bahar'ın hayatındaki bu değişim elbette hepimizi etkiledi. İnsanı kolaylıkla paniğe sokup, "ben artık hiç birşey yiyemiyeceğim" bunalımına sürükleyebilecek karamsarlıktan sıyrılıp, kendi çabalarıyla yaptıklarını, kendisi gibi glutensiz diyeti uygulamak zorunda olanlarla paylaştı. Zaman geldi bir annenin, çölyaklı çocuğuna yıllar sonra ilk kez bir dilim kek ya da pasta yedirebilme sevincine tanık oldu. Bir yandan da, sürekli, yeni glutensiz reçeteler geliştirdi. Bu reçetelerde de doğal olarak mısırın ve pirincin unları baş rol oynadı. Biz de, başlangıçta onun da yiyebileceği birşeyler yapabilme çabasıyla eskisinden daha cok kullanır ve bulundurur olmuştuk mısırununu. Daha sonra da, yalnızca onun icin yapmakla kalmayıp sanki yeniden keşfetmiştik mısırlı lezzetleri. Maya'nın her doğumgününde büfenin baş köşesinde yer aldı mısırunlu, otlu böreklerimiz.


Resimde gördüğünüz mısırunlu böreği, bu kış tazecik ısırgan otlarıyla defalarca yaptım. Aynı tarif, ıspanaklı, ıspanak ve lorlu, pırasalı, yazın patlıcanlı da yapılabiliyor.

Yarım kilo ot ya da sebze (ısırganotu / ıspanak(+lor) / pırasa / patlıcan olabilir)
Yarım kilo mısırunu
3 yumurta
1 bardak yoğurt
1 bardak zeytinyağ
1 tatlı kaşığı şeker
1/2 tatlı kaşığı tuz
2 paket kabartma tozu
1 bardak kadar su

Pırasalı veya patlıcanlı ise içi önceden kavrulup ılınacak. Ispanaklı veya otlu ise çiğden koyulacak. İç malzemesi dışındakilerin hepsi iyice karıştırılır. Çok koyu bir bulamaç olacak kadar su eklenmelidir. Sonra doğranmış iç malzemesi de eklenip biraz karıştırdıktan sonra fırın kabına dökülüp önceden 180 derecede ısınmış fırında pişirilir. Fırına koymadan üstüne susam ya da çörekotu koyulabilir.

** Sarı tariflerde daha mısır kroketler, safranlı lezzetler var ;) O zamana kadar siz en iyisi, bir de Limoncello'ya bir bakın. Bu sıcaklarda bundan güzel bir sarı olamaz!

Etiketler: , , , , ,

10 Comments:

Blogger Sevgi said...

Merhaba Papatya, uzun zamandir gorusemedik. Soyle bir dolastim blogunda, cocuklarimiz konusunda ne kadarortak noktamiz oldugunu gordum. Ben de Misir'dan Turkiye'ye Serra kuzenlerini gorsun diye gidiyorum artik ana sebep olarak. Ginger beer tarifini de aldim, deneyecegim. Gorusmek uzere...

6/24/2007  
Blogger Berceste said...

Ne güzel anlatmışsın mısırı!
Çölyak hastalığına gelince, ancak yaşayanlar bilir zorluklarını. Kuzenimi yıllarca süründürdüler, pankreas kanserinden bile şüphelendiler. Hiç birşey yiyemezdi...Tek besini bilmeden onu zehirleyen ekmek olurdu çoğu zaman. Bir de ne olduğunu bilmez, psikolojik bunlar, sen yapıyorsun kendi kendine derlerdi kızcağıza! Bacakları kollarım inceliğinde, üflesen buharlaşacak halde dolaştı yıllarca. Sonra kendi kendisine çözdü işin sırrını! Şimdi o da senin anlattığın gibi, özellikle de küçümenlere yardımcı olmaya çalışıyor. Hastalığın tanınmaması, teşhisi de zorlaştırıyor. Bir başka sorun da yenebilecek ürünlerin ithal olarak getirtilmek zorunda kalınışı ve çok pahallı olması! Un bile ithal geliyor. Neden büyük bisküvi üreticileri böyle bir işe girmiyor diye de hep merak etmişimdir. Sorumluluğu ağır geliyor olsa gerek :( Sevgiler...

6/25/2007  
Blogger Nihan said...

Papatya merhaba,
Bloguma biraktigin guzel yorumu okudum. Ancak tesekkur edebiliyorum kusura bakma. Ben de seni hemen linklerime ekleyeceğim. Maya'ya da sevgiler ve kocaman opucukler...

6/25/2007  
Blogger tata said...

Papatya'cigim, sonunda sevdireceksin bana misir ununu!
Saka bir yana, cocuklarin bazi seyleri yiyememesi gercekten cok güc. Benim büyük oglum da kümes hayvanlari yiyemez diye, diger cocuklarla gizlice yerdik tavugumuzu. Zamanla her duruma alisiyor insan. Fakat yine de ailece davet edildigimizde "ne olur tavuk pisirmeyin" diye hatirlatiyorum arkadaslara.
Tüm hastaliklarin sona erecegi günler gelinceye kadar...
Sevgiler

6/26/2007  
Blogger Papatya said...

Sevgi,
zaten senin blogunu ilk ziyaret edişimde ve okuduğum yazında "iki dilli büyüyen çocuklar konusunda ne kadar benzer deneyimlerimiz olduğunu" da fark etmiştim. Bu aralar Girit çok sıcak. Mısır'ı düşünemiyorum artık...
Geçen gün Yorgo'yla Giritten Mısır'a son derece ucuz bir kaçamak yapılabileceğini konuşuyorduk. İnan ki ona, "tabi hem Kahirede bir arkadaşım da var!" dedim ;)

Berceste,
gerçekten de öyle... işin en zor kısmı hastalığın teşhisi konuncaya kadar. Doktorların bile tam bilgi sahibi olmadıkları ya da ilk anda akıllarına geliveren bir ihtimal değil. Kesin teşhise kadar da hasta bilmeden kendini daha da yıpratan şeyleri yemeye devam ediyor. Halbuki uygulamaları gereken tek şey kesin bir glutensiz diyet. Diyetine sadık olduktan sonra, hiçbir ilaca ve ameliyata gerek kalmadan sağlıklı bir yaşam sürdürmek mümkün.
Kuzenin İstanbulda yaşıyorsa eğer, telefonunu Bahar'a ilet istersen. Ne de olsa aynı kadere sahip olanların paylaşacakları çok şey olabilir.

Sevgili Nihan,
sen de hoş geldin! Ne zaman istersen uğra...

Tatacım,
öyle evde bir kişi bile pişirilenden yiyemiyorsa ve diğerleri de o şeyi sevdiğini biliyorsa, mümkün mü insanın boğazından geçsin.
hayat işte, nedense bazı insanları bazı şeylerden mahrum bırakıyor.

Herkese sevgiler,
Papatya

6/27/2007  
Blogger Selen said...

Canım,
Bu konuda hiç bilgim yoktu. Öncelikle bizi bilgilendirdiğin için teşekkürler ve kardeşine de geçmiş olsun. Bence bu bir hastalık sayılmaz çünkü sevgili Bahar kendine tarifler üreterek bu sorun olabilecek olgudan kurtarmış. Ayrıca mısıra bayılırım ben özellikle de haşlanmışına. Yaz aylarımın vazgeçilmezidir. Böreğin de çok lezzetli görünüyor. Çok Maya'yı ve seni öpüyorum

6/27/2007  
Blogger Berceste said...

Kuzenim Ankara'da ve Bahar ile de görüşüyorlar. Hatta yılbaşı zamanı ben de İstanbul'da iken bize gelmişti. Gidip Bahar'a baskın yapalım dedik, telefon ettik ama dükkan o dönem kapalıydı galiba. Kuzenim de şansına küs dedi :) Senin yazının adresini de kuzene ilettim ve okudu :) Sevgiler...

6/28/2007  
Blogger cafe gusto said...

Merhaba
okurken çok hüzenlendirdin beni.Bazı şeyleri başımıza gelmeden düşünmemek belki de işimize geliyor.Yaşarken hatırlasak belki hayattan daha fazla haz alacağız.
sevgilerimle..

6/30/2007  
Anonymous Adsız said...

Girit'e merhaba!

Bu güzel börekten yapmak istiyordum, patlıcanlı. Acaba içine peynir de konabilir mi? ve neden 2 paket kabartma tozu diye soracaktım?

sevgiler

Zeynep

7/08/2007  
Blogger Müge said...

Papatyacığım;
Bıraktığın link ile yazına ulaştım ve yazını daha yazdığın gün okuduğumu ve de çok hüzünlendiğimi hatırladım. Ama ne yazıkki oldukça duyarsız davranarak, bir yorum eklememişim sadece üzülüp, vah vah deyip gitmişim. Kendimden utandım inan. Biz insanoğlunun çok kötü bir huyu bu, kendi başımıza gelmedikçe sadece "tüh,yazık" deyip, hayata devam etmek.
Seni ve maya yı çok öpüyorum, sevgiler canım.

9/06/2007  

Yorum Gönder

<< Home